Bir alan açıyorum.
Bir alan açıyorum.
Yıllar önce “alan tutmak” üzerine bir şeyler yazmıştım.
Bir insanın yanında gerçekten nasıl durulur diye düşünüyordum. Tavsiye vermeden, düzeltmeye çalışmadan, kendi doğrularımızı onun hayatının üzerine sermeden…
Çünkü bazen birini sevdiğimizde hemen harekete geçiyoruz.
“Şunu yap.”
“Bunu düşünme.”
“Ben olsam…”
“Bak aslında mesele şu…”
İyi niyetle söylüyoruz bunları. Karşımızdaki insanın acısını biraz azaltmak, önündeki yolu biraz temizlemek istiyoruz.
Ama zamanla şunu öğrendim:
Bazen bir insanın ihtiyacı olan şey yolunun temizlenmesi değil.
Kendi yolunu görebileceği kadar alanda olmasına destek olmak.
Ben buna alan tutmak diyorum.
Birinin ağlamasına hemen “üzülme” dememek mesela.
Saçmaladığında utanmayacağı biri olabilmek.
Fikrini değiştirmesine izin vermek.
Bir şey anlattığında cevabı hazırlamak yerine gerçekten dinlemek.
Bazen de hiçbir şey söylemeden yanında oturabilmek.
Ama alan tutmanın başka bir tarafı daha var.
Karşındaki insanın hayatında başrolü ele geçirmemek.
Çünkü yardım etmek insana garip bir güç verebiliyor.
Birinin sana ihtiyaç duyması, sana güvenmesi, fikrini sorması güzel hissettiriyor. Sonra fark etmeden “yardım eden kişi” olmaya bağlanabiliyorsun.
Oysa iyi bir destek, bir insanı kendine bağlamak değil.
Onu tekrar kendi sesine yaklaştırmak.
Belki de bütün mesele şu soruda:
“Ben senin hayatını düzeltmeye mi çalışıyorum, yoksa kendi hayatını yaşayabileceğin alanı mı koruyorum?”
Bu soruyu başkalarıyla kurduğum ilişkilerde düşündüğüm kadar kendim için de düşünmeye başladım.
Kendime alan tutuyor muyum?
Fikrimi değiştirebiliyor muyum?
Yanlış yapabiliyor muyum?
Bir konuda hiçbir şey bilmediğimi rahatça söyleyebiliyor muyum?
Bir gün politika, ertesi gün kadın tarihi, başka bir gün bir film, bir sembol, bir sokak, bir fotoğraf ya da aklıma gece üçte düşen saçma bir soru hakkında meraklanabiliyor muyum?
Sanırım bu site biraz bunun için var.
Çünkü uzun zamandır araştırıyorum, düşünüyorum, not alıyorum, fotoğraf çekiyorum, insanlarla konuşuyorum, bazen bir konuda çok emin olup birkaç ay sonra fikrimi değiştiriyorum.
Ve bunların çoğu telefon notlarında, mesajlarda, ekran görüntülerinde, yarım kalmış dosyalarda birikiyor.
Bir noktada şunu düşündüm:
Bunların yaşayabileceği bir yer neden olmasın?
Her konuda uzman olduğumu iddia ettiğim bir yer değil.
Tam tersine, merak ettiğim şeylerin peşinden gidebildiğim bir yer.
Bazen araştıracağım.
Bazen kişisel bir şey anlatacağım.
Bazen öğrendiğim bir şeyi paylaşacağım.
Bazen yıllar önce düşündüğüm bir şeyi yeniden önüme koyup:
“Ben hâlâ böyle düşünüyor muyum?”
diye soracağım.
Belki yanılacağım.
Belki bir yazının devamını iki yıl sonra yazacağım.
Belki buraya yolu düşen biri bir cümleme itiraz edecek ve o itiraz beni başka bir yere götürecek.
Bundan hoşlanıyorum.
Çünkü alan dediğimiz şey, yalnızca huzurlu ve sessiz bir yer değil.
Bence iyi bir alanın içinde merak da olmalı.
İtiraz da.
Kahkaha da.
Rahatsızlık da.
Fikir değiştirmek de.
Birbirimizi hemen kategorilere yerleştirmeden konuşabilme ihtimali de.
Ve en önemlisi, görünür olma cesareti.
İnsan bazen düşüncelerini yalnızca kendi içinde tuttuğunda onların neye dönüştüğünü tam olarak göremiyor.
Söz dışarı çıktığında şekil değiştiriyor.
Başka bir insana değiyor.
Bazen cevap buluyor.
Bazen yeni bir soru yaratıyor.
O yüzden bu blogu açarken aslında kendime de küçük bir deney yapıyorum.
Alan tutmak üzerine yıllar önce yazmıştım.
Şimdi bir adım daha atıyorum:
Alan açıyorum.
Kendime.
Merakıma.
Değişmeye.
Öğrendiklerime.
Henüz bilmediklerime.
Ve belki buraya yolu düşüp bir süre oturmak isteyen başka insanlara.
Ne çıkacağını ben de bilmiyorum.
Zaten biraz da bu yüzden buradayım.
Yorumlar